En Büyük Düşman Nefis

0620ey20nefis5ay2_1238535813Nefsin Düşmanlığı

Nefs, düşmanların en tehlikeli ve zararlısı, tedavisi çok zor olan ve insanı Allah-u Zülcelal’in rızasına giden yoldan ayıran bir düşmandır. Nefis, insanın Allah-u Zülcelal ile arasında karanlık bir perdedir.

İnsan ancak nefsini bilir, onun hile ve tuzaklarını öğrenirse, Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametini idrak edebilir, emir ve nehiylerini yerine getirebilmek için gayret sarfeder.

Nefis daima hata ve günahlara, keyif ve sefaya meyillidir. Onun için Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:“Çünkü nefis, daima kötülüğü emreder.” (Yusuf; 53)

Allah-u Zülcelal’in rızasına ulaşıp baki olan ahiret hayatımızda rahat etmek istiyorsak; onu cennetin yoluna çevirerek:“Onu (nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems; 9) ayet-i kerimesinin ışığı altında, nefsi; kibir, ucub, riya, cimrilik vs. gibi kötü sıfatlardan temizleyip, Allah-u Zülcelal’in rızasına yönlendirmemiz lazımdır. Ama nefsi şımartırsak, bütün arzu ve isteklerini yerine getirirsek, yani onun hizmetine girersek, kendimizi ateşe atmış oluruz.

Şeytan aleyhillane, insana nefsinin gölgesinden gelip onu günaha sürüklemek için çaba harcar. Onun için de Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Sizin en büyük düşmanınız koltuğunuzun altında saklamış olduğunuz nefsinizdir.” (Beyhaki)

Nefsin isteklerini ne kadar yerine getirirsek getirelim, daima daha fazlasını ister. Onun istekleri hiç bitmez. Nitekim, Firavun’u peşinden sürüklemiş ve en sonunda: “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Naziat; 24) dedirtmiştir. Bu yüzden, nefse karşı çok dikkatli olmak ve onun isteklerinin peşinden koşmamak lazımdır. Çünkü nefis, kendi haline bırakılırsa azgınlaşır ve bizi de beraberinde ateşe müstahak eder. Onun için Lokman-ı Hekim oğluna şöyle nasihatte bulunmuştur: “Ey oğlum! Nefsin arzularına uymaktan sakın. Çünkü nefsin doğru olmayan kötü istekleri vardır. Şayet nefsine biraz uydun mu, daha fazlasını ister, daha çok azgınlaşır.”

Demek ki insan, nefsinin isteklerinin önünü daima kapatmalıdır. Şayet onun önünü biraz aralarsa, nefis o küçük aralıktan girerek, sonu gelmez isteklerinin peşinden insanı sürüklemek suretiyle perişan eder.
Nefsin Gıdası Haramlardır

Anlatıldığına göre, evliyalardan birinin yanına, bir gün bir sevdiği gelip:

“Efendim, nefs nedir?” diye sordu. Evliya:

“Nefs, bütün iyiliklerden süzülmüş, sadece kötülüklerin bulunduğu bir varlıktır.” buyurdu. Adam tekrar:“Gıdası nedir efendim?” diye sorunca, Evliya şöyle cevap verdi:“Haram ve günahlardır.”

Gavs-ı Bilvanisi şöyle demiştir:“İnsan fakir olmalıdır. Allah-u Teala hep fakirlerledir. Fakirleri sever. Fakirlikten maksat nefs ve benlikten uzak olmaktır. Dünya malından dolayı fakirlik değildir. İnsanın nefs ve benliğini yenmesi lazımdır. Nefsini gören, kendinde büyüklük hisseden kimseyi Allah-u Teala sevmez

Şeytanın küfre gitmesinin sebebi nefsini, kendini büyük görmesi değimliydi. İnsanın ayağı nefsin göğsünde bulunmalıdır ki, başkaldırmaya gücü yetmesin. Nefsin düşmanlığı çok büyüktür. Firavun, Şeddat ve Karun gibilerin felaketlerine nefisleri sebeb oldu.

Çünkü büyüklük taslayan nefisleri, büyük iddialara kalkıştılar. Kendileri boş bir dava güttüklerini, ilah olmadıklarını ve Allah-u Teala’dan uzak olduklarını bildikleri halde nefislerinin ilahlık davasına boyun eğdiler. Çünkü nefisleri o kadar büyümüş ve kendilerine hakim olmuştu.

İnsanın iyi amellerini ve ibadetlerini görmemesi, hep günahlarını görmesi lazımdır. İnsan birşey olmadığını bilmelidir. Hayrını, amelini, ibadetini değil, hep günahlarını göz önünde tutmalıdır.

Çünkü insan amel ve ibadetini görünce nefsi kabarır. İnsanı felakete götüren nefsidir. Helak olan insanlar hep nefisleri yüzünden helak olmuşlardır. Nefis kendinden üstün hiçbir varlığın bulunmasını istemez.

İşte Firavun, Karun gibi kimselerde haddini aşmış, azgınlaşmış nefislerinin ilahlık iddiasına uymuşlardır. Onlar kendilerinin ilah olmadığını bilmiyorlarmıydı. Biliyorlardı fakat büyüyen ve büyük iddialara kalkışan nefislerine kendileri de uydular.”
Nefsin Mertebeleri

Nefs, sahibini günaha sürükleyen bir casus gibidir. Onun bu casusluğundan muhafaza olmak için onu tanımak lazımdır. İnsanın görevi, nefsinin arzu ve isteklerini tamamen terketmek değil, terbiye etmek suretiyle Allah-u Zülcelal’in yoluna çevirmektir. Bunu yapabilmek için de onun sıfatlarını bilmek gerekir. Nefsin dört sıfatı vardır

1-Nefs-i Emmare:
Bu, daima kötülüğü emreden, hayırlarda ve ibadette gözü olmayan nefistir. Nefs-i emmare sahibi, her türlü günahı çekinmeden işler. Ölümü hiç düşünmediği gibi, akıbetinin ne olacağını da hiç düşünmez. Bu durumda bulunan bir kimsenin manevi tedaviye ihtiyacı vardır.

Şayet zamanında tevbe edip, kendisini günahlardan muhafaza etmezse:“Onların kazandıkları günahlar yüzünden, kalbleri üzerine pas tutmuştur.” (Mutaffifin; 14) ayet-i kerimesinin hükmünden kendisini kurtaramaz. Çünkü kalbin üzerindeki pas, hakkı bilip ona tabi olmasına engel olur.
Nitekim, Hz.Peygamber sallu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:“Kul bir günah işlediğinde, kalbinde siyah bir nokta belirir; şayet tevbe edip günahtan vazgeçerse, kalbi parlar. Ama günaha dönerse siyahlık artar ve bütün kalbini kaplar.” (Nesai, İbn Mace)

Kendisini günahlardan muhafaza etmeyip, önüne her gelen günahı işleyen ve bunlardan da tevbe etmeyen kimselere Allah-u Zülcelal şöyle hitap etmektedir:

“Hayır, doğrusu o gün (kıyamet günü) onlar Rabblerini görmekten mahrumdurlar.” (Mutaffifin; 15)
Buna bakarak, insan kendisini daima günaha sürükleyen nefsi emmare sıfatından kurtulmak için çaba sarfetmelidir.
2-Nefs-i Levvame:

Bu makam, gittiği yolun yanlışlığını anlayan, günah ve kusurlarının farkına varan, kendisini Allah-u Zülcelal’in rızasına giden yoldan ayıran nefis ve şeytanı kınamaya başlayan kimselerin makamıdır.

Bu makamdakiler tamamen günahtan muhafaza olmamışlardır ama bu hususta nefisleri ile mücadele etmeye başlamışlardır. Tabii düşmanı tanımak, tehlikenin farkına varmak, kurtuluşun ilk basamağıdır. Onun için Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“Kendisini alabildiğine levmeden (kınayan) nefse yemin ederim ki!” (Kıyamet; 2)

Yani, kendisini daima kınayan nefis, dehşetli kıyamet günü için hazırlık yapmaya başlar. Ama şunu da unutmamak lazımdır ki, bu makam, emniyetli bir makam değildir. Bu makamda bulunanlar, bir gün hayır, bir gün de kötülük üzere bulunabilirler.

Nefs-i levvame makamından kendi başına kurtulup düzlüğe çıkmak mümkün değildir. Bundan sıyrılmanın çaresi, nefsin hilelerini ve oyunlarını bilen ve bu oyunlardan kurtulma ilacını verebilen bir maneviyat doktoru bulmaktır.
3-Nefs-i Mülhime:

Nefs-i Mülhime makamı, nefsi ile yaptığı mücadeleden galip çıkan kimselerin ulaştığı bir olgunluk konağıdır. Bu kimseler, Allah-u Zülcelal’in rızasına giden cennet yolu üzerinde mesafe katetmeye başlamışlardır.

Bazı zamanlarda günaha ve gaflete düşseler bile, hemen farkına varıp, bu hallerinden tevbe ederler. Onun için Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede: “(Cennet) Allah’a yönelmiş bir kalble gelenlere mahsustur.” (Kaf; 33) buyurarak, bu gibi kimseleri medhetmiştir. Nefs-i mülhime sahipleri, herhangi bir yerde oturdukları zaman; tevbe ve istiğfarda bulunmadan oradan kalkmazlar. Çünkü bu kimseler isyanı terkedip, daima hayırların üzerinde bulunmak suretiyle, yüzlerini Allah-u Zülcelal’e dönmüşlerdir.
4-Nefs-i Mutmainne:

Bu makam, hakiki mü’minin makamı olup, tam bir iman olgunluğuna ve teslimiyet huzuruna ulaşılan makamdır. Allah-u Zülcelal bu gibi kimseleri nasıl mükafatlandıracağını beyan ederek, Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurmuştur:

“Ey mutmain olmuş nefs; Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön, (salih) kullarımın arasına katıl ve cennetime gir.” (Fecr; 27-30)

Bunun gibi, Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerindeki hikmeti ve hakikati anlayıp kavramışlardır. Bunlar şüphelerden, vesveselerden, şeytanî hesap ve heveslerden kurtulmuşlardır. Bu makamda kötü hasletlerden kibir; vakar’a, hased; gıptaya, düşmanlık; adalete, müsriflik; cömertliğe, riya; şükre dönüşür. Yani bütün kötü huy ve duygular hayra yönelir. Nefs-i Mutmainne iki kısımdır.

Nefs-i Radiye:

Allah-u Zülcelal’in her türlü takdirine ve taksimine itirazsız razı olan, O’nun her türlü hükmüne severek katlanan, kamil insanların halidir. Bu halde olan kimseler, görünüşte kötü görünen ve zorlarına giden durumlarda bile, gizli bir hayır ve hikmet sezerler.

Kısacası bu kimseler, Allah-u Zülcelal’den razıdırlar. Ara sıra gaflete düşmek gibi bir hata işledikleri zaman, hemen pişman olup tevbe ederler. Hatta bu hatalarını tamir etmek için öyle gayret ederler ki, şeytan o günahı yaptırdığına pişman olur.

Nefs-i Merdiyye:

Allah-u Zülcelal’in kendilerinden razı olduğu, hoşnut olduğu, daima kendi rızasına götürecek işlerle meşgul ettiği, günahlardan ve dünyalık arzulardan meyillerini kestiği seçkin kullarının makamıdır.

Bütün bunlara bakarak, Allah-u Zülcelal’in rızasını arayan ve O’nun rızasına giden yolun üzerinden ayrılmak istemeyen ve baki olan ahiret hayatlarında rahat etmek isteyen kimseler, nefs-i emmarenin sıfatlarını üzerinden atıp, kendilerini cehennem ateşinden kurtaracak sıfatlarla süslenmeleri ve Allah-u Zülcelal’in huzuruna bu sıfatlarla çıkabilmek için gayret sarfetmeleri lazımdır. Onun için Hasan-ı Şazeli şöyle demiştir:

“Allah-u Zülcelal’in rızasını arayan kimse, nefsinin ve şeytanın isteklerinden vazgeçmelidir. Keyfine göre hareket etmemelidir. Şayet Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerinin dışına çıkmayıp, nefsin peşinden gitmezseniz, salih kullardan olursunuz. Bu da hüznü ve kederi çok olan kıyamet gününde kurtulmanıza, rahata kavuşmanıza sebeb olur.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s