İSLAM’DA EĞİTİMİN BAŞLAMA DÖNEMİ

images20 Nisan 2011

Ramazan Dönmez

Peygamberimiz (asv) ‘beşikten mezara kadar’ ilmin peşinde olmamızı emreder. İslam ahlak ve terbiyesinin çocuklarımıza kazandırılmasını ister.

Kur’an, küçük yaşlarından itibaren çocuklara ibadetlerinin ve özellikle namazlarının öğretilmesini tavsiye buyurur. Şirk ve dalaletten korunmalarını ister. Anne-babanın onların terbiye ve eğitiminden sorumlu olduklarını vurgular. Çocuklarımızın ve neslimizin Allah’a kulluk edenlerden olmaları için, -Peygamberlerden örnekler verilerek- bize dualar öğretilir. Çocuklarımızın; analarına, babalarına ve diğer yakınlarına saygılı olmaları için öğüt örnekleri verilir. Kısaca İslam, çocukların ve her yaşta her Müslüman’ın eğitim ve öğretimine son derece önem vermiş, yaygın eğitimi uygulamış ve Müslüman’ın günü gününe denk olmamasını istenmiştir. 

PEYGAMBERİMİZİN ÖĞRENCİLERİ  ASHAB

Bu eğitim ve öğretim bizzat Peygamberimiz (asv) tarafından, ‘Ashab-ı Suffe’ veya ‘Ehl-i Suffe’ adı altında başlatılmıştır. Ehl-i Suffe veya Ashab-ı Suffe tabirleri, Peygamber Mescidi bitişiğindeki bir oda veya salonda, Peygamberimizin eğitim ve öğretimine kendi arzu ve özlemleriyle katılan ‘Müslüman halkı’ ifade eder. Bu seçkin insanlar, İslam’a dair bilgilerini bizzat son Peygamber Hz. Muhammed’den (asv) öğrenip, bu katkısız -sade ve saf- İslam’ı, sonraki nesillere aktarmakla, dinî eğitim ve öğretimde birer öncü oldukları gibi, cihat meydanının da birer öncüleriydiler. Bunlar, Allah’ın Rasûlüne öğrenci olma şerefine ermişler, İslamî bilimlerin ilk altın halkasını oluşturmuşlardı. Ayrıca kendilerinden sonrakilere de güzel birer örnek teşkil ediyorlardı. Çağımıza kadar bütün Müslümanlar onları, gıbta ile saygı ile yadederler. Çünkü onlar bilgiyi sadece nakletmekle kalmamış, İslamî bilimlerin ve edebin yaşayan örnekleri olmuşlardı.

SAADET ASRI

İşte bu bahtiyar insanların dönemine ‘Saadet Asrı’ denir. Bu asırda insanlar gerçekten mutludur. Birbirini asla incitmemiş, eğer hasbelbeşer sürçi lisan etmişse derhal özür dilemiştir. Savaş meydanında yaralanıp can çekişirken bile, kardeşini kendi nefsine tercih etmiş, su hakkını ona vermiştir. Bu toplumda gösteriş ve kibir yoktur. Hedef, Allah rızasını kazanmaktır. Kulluk sadece Allah için yapılır, yardım Allah’tan istenir. Yalnızca Allah’tan korkulur. Kimseden dünyalık bir şey beklenmez. Birbiri arasında merhamet ve muhabbet vardır. İnsanlar tamamen haya ve takva elbisesine bürünmüştür. Kıskançlık, kin, dedikodu, yalan, iftira, aldatma ve aldanma yoktur. Herkes hakkına razıdır. Hatta haklarından bir kısmını kardeşine feda etmeye de hazırdır. Orada sade ve huzur dolu bir hayat hüküm sürer. Böylesine sakin geçen bir toplumda; polise, hâkime, savcıya, avukata ve benzerlerine ne miktarda ihtiyaç olabilir? Buna yakın bir mutluluğu uzunca bir dönem, -bizim atalarımız-Osmanlı Toplumu da yaşamıştır.

TOPLUMUMUZUN GELDİĞİ  NOKTA

Bize ve günümüze gelince çocuklarımıza ve gençlerimize verilecek eğitim ve öğretim, sadece ‘Asrı Saadet’ toplumuna verilen İslamî bilgilerden ibaret olamaz. Bu temel bilgilerle birlikte çocuklarımıza, çağımızın gerektirdiği müsbet ve sosyal bilimler de verilmelidir. Hatta Türkiyemiz bu konuda da dünya standartlarının üstünde olmalıdır. Zira bilimi, dinimiz kadar teşvik eden bir başka sistem veya din gösterilemez.

Ancak bugün üzülerek görüyoruz ki, eğitim-öğretim kurumlarımız, dinî eğitimde olduğu gibi, müspet bilimlerde de pek çok ülke standardının gerisinde kalmıştır. Son açıklamalara göre dünyada başarılı ilk yüz üniversitenin arasında, bizim üniversitelerimizden hiç birinin adı yoktur. Gençlerimizin, -bizim veremediğimiz atadan kalma- milli değerleri de silinmek üzeredir. Uyuşturucu canavarı okul bahçelerine kadar girmiş, onbir yaşındaki körpelerimizi dahi zehirli pençesine almıştır. Bugün Türkiyemiz’de kayıp çocuk sayısı binlerle ifade edilmekte, kaybolan bu çocukların aileleri, diğer yakınlarıyla birlikte kahrolmakta ve adeta diri diri toprağa gömülmektedirler. Bu acıyı yüreğinde hissedip, adaletin tecelli ettiğini göremeyen duyarlı halkımız ise, sinir krizlerine girmekte, her birisi patlamaya hazır bir bomba gibi, ölüme meydan okurcasına fitiline dokunacak birisini beklemeye koyulmaktadır. Çocuklarıyla birlikte gencecik annelerin, küçük kardeşleriyle beraber genç kızların, hayata küsmüş fidan boylu gençlerin ve iflas etmiş nice iş adamlarının intiharları, artık günlük gazetelerin sıradan haberleri arasında yer almaktadır. ‘Asabiler’ yazısını pek çoğumuz, yıkılmaya yüz tutmuş pek çok duvarda görmüşüzdür. Aramızda, -psikolojik açıdan- bu muhayyel ‘asabiler’ derneğinin, gayri resmî üyesi olmayan kaç kişi kalmıştır? Aşağı yukarı yok. Peki niçin? Çünkü hepimiz, yukarıda bir kısmını dile getirdiğimiz olaylar sebebiyle asabileştik, travma geçiriyoruz. Peki bu hale nasıl getirildik? En azından bir asırdan beri, kademe kademe dinî, tarihî, ahlakî ve itikadî bağlarımızdan koparılarak! Millî terbiyeden soyutlanarak! Hepsi bu kadar!

BİZE DAYATILAN BATI DEĞERLERİ

Bize resmen dayatılan ‘Batı  Değerleri’(!) karşılığında nelerimizi terk etmedik ki? İçimizden bazıları bu ‘Batı Değerleri’ne kendisini o derece kaptırdı ki, neredeyse Batı’yı kıble edindi. Bu sınırsız taviz karşılığında ne kazandık dersiniz? Başta, Anadolumuzun nefis yemeklerini bırakıp; şarküteri ürünlerine -salam, sosis, sucuk, pizza, ketçap gibi batı çıkışlı yiyeceklere- yöneldik. İthal mallara sarıldık. Hormonlu sebzeler, meyveler ve gıda maddeleriyle cüssemiz bir-iki kat büyüdü: Göbekli, kalın enseli, Batı tipi aşırı kilolu, hantal adamlar olduk. Halk çoğunluğu yönünden ise, yalın ayak-yarı çıplak dolaştık. Çok kısıtlı imkânlarımızla ezile-büzüle yaklaştığımız işportacıdan ayakkabı-elbise türünden bir şeyler aldık, evimize geldiğimizde kazıklandığımızı-aldatıldığımızı farkettik. Bizi aldatan bizden olmadığına göre, bunlar nereden gelmişlerdi? Televizyonumuzu açtık; hep kara haberler işittik. Bir yanda gözyaşı ve çığlık, diğer yanda şirazesinden çıkmış cinsel gösteriler ve danslar! Nefsi ile vicdanı ve inançları arasında ezilen ve ikilem yaşayan insanlar olduk.

MECLİS DAHİL KAVGALAR…

Meclis dahil olmak üzere, mübarek vatanın karartılmış bağrında hep kavgalar, soygunlar, tacizler seyreder olduk. Gün görmedik sayısız mafyalar, profesyonel soyguncular türedi. Dahası; her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanan bu vatanda travestiler bile yetiştirdik. Satanizme sık sık gencecik kurbanlar veriyoruz. Ama sanki bu mümbit ve mübarek topraklar, bilge devlet adamlarına, düşünürlere ve gerçek bilim adamlarına kısırlaştı, baştanbaşa çöle döndü. İşsiz-eşsiz ve aşsız gençlerimiz, internetin bilgi ağlarına değil, okyanus ötesindeki karanlık dehlizlerine girdi ve oralarda yapışkan oyunlara, şehevî manzaralara kilitlenip kaldı. Kalplerinden-beyinlerinden vuruldu gençlerimiz. Tam on ikiden! Genç kızlarımızla erkeklerimiz arasında mahremiyet ve haya duygusu iyice kınanır-ayıplanır oldu. Nikâhsız-süreli birliktelikler o kadar yaygınlaştı ki, parklara hatta cadde kenarlarına kadar indi. Hemen bunun arkasından da ebeveyni meçhul, cami avlularına bırakılan bebek sayılarında patlamalar oldu. Gençlerimiz arasında dik durup sağlam kalanlar da olmakla beraber, epeyce bir kısmı da, birkaç gün içinde anlaşıp evlendi, birkaç gün içinde -ne olduysa- anlaşıp boşanıverdi! Bu günübirlik duygusal birlikteliklerden sonra da; ana-baba sevgisinden mahrum, boynu bükük, gözü yaşlı, sahipsiz, birçoğu gayri meşru çocuk sayıları arttıkça arttı. Bir yanda bize plajlarda zevküsefa içinde yüzen anadan üryan aşüfteler, sahne dünyasında birkaç saat içinde ‘servet’ kazanan sanatçılar seyrettirildi.(20.10.2009 tarihli Sözcü Gazetesi)

Bunlara imrendirildik, bu mertebeyi ‘ulaşılmaz-erişilmez’ bulduk ve ezildik, azdırıldık-kudurtulduk, saldırganlaştırıldık. Bilhassa büyük şehirlerde yasa tanımayan, korku bilmeyen tinerciden-uhucudan geçilmez oldu. Bunlar artık polis gırtlağı bile kesiyor. (16.10.2009 tarihli Tercüman)

Cinnet geçirenlerin ve cinayetlerin ardı arkası kesilmiyor. Sonra da tecavüzler ve tecavüz suçlamaları! Mahkemelerimiz doldu doldu taştı. Cezaevleri suçluları almaz oldu. Pek çok dava zaman aşımından düştü. Böylece birçok canavar, kapana düşmekten kurtuldu veya kurtarıldı.

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNİN TORUNLARI BİRBİRİNE KIRGIN

Diğer tarafta da, gencecik evladını; resmi izin ve yetkilerle ülkemizin doğusunu ıslah (!?) için gönderilen misyonerler marifetiyle terörist olanlara kurban-şehit- veren ananın-bacının iniltileri, dul ve yetim kalmışların arşa yükselen çığlıkları yüreklerimizi parçaladı. Aklımız başımızı terk etti.  Ruh sağlığımız bozuldu, adeta çılgınlaştık. Dün Anadolu’yu birlikte savunurken şehit düşüp Çanakkale’de kucak kucağa yatan yiğitlerin torunları, -gizli ve kirli postmodern bir el marifetiyle- son yarım asırdan buyana birbirleriyle kıyasıya vuruşturuluyor. Millet birliği önemli ölçüde yara aldı. Birbirine sırt çevirmiş onlarca ‘Müslüman cemaat’in, birbirine selam vermeyen ayrı ayrı ‘Hocaefendi’si var. Anlaşılan odur ki bunların her birisi, kendi yaptıklarıyla iftihar ediyor ve böbürleniyor, (Müminun: 53) istişareden de kaçıyor. Oysa Kur’an ayrılığı şiddetle yasaklıyor. (Enfal: 46, En’am:159, Al-i İmran:105) Birliği ve istişareyi de ısrarla emrediyor. (Al-i İmran: 103, Şûra: 38)

Allah; -son günlerde çok açık işaretleri görüldüğü üzere- Anadolu’muzu coğrafî ve siyasî bölünmelerden korusun!

İHTİŞAMLI ADALAT SARAYLARINA RAĞMEN ADALETE KAVUŞAMADIK

Çevrenin kirlenmesiyle onulmaz hastalıklar zuhur etti. Ahlakımızın kirlenmesiyle de, komşunun komşuya, kardeşin kardeşe, babanın oğula güveni kalmadı. İnsanî ilişkiler altüst oldu. Söz veren sözünde durmadı, borç alan borcunu ödemedi. Kimilerimiz bu hercümerç içinde haklarımızı mahkemelerde aramaya-almaya çalıştık. Büsbütün takati kesilenler de, işlerini Allah’a havale ettiler. Ama hiç kimse, -ihtişamlı adliye saraylarımıza rağmen- tam olarak hakkına kavuşamadı, mutmain olamadı, huzura eremedi. Bu nedenle de, ‘kanunun kestiği parmak acımaz’ diyemedi. ‘Yöneticilerimiz çok yaşasın’ sözünü de mırıldanamadı. Çünkü bu güzel sözler artık tarihte kalmış ve unutulmuştu. Zira akan kanlar çoğunlukla yerlerde kalıyor, hak bir türlü yerini bulmuyordu. Pek tabii bu da; canımızın, malımızın, çocuklarımızın, dinimizin ve aklımızın hoyratça israf edildiğini ve korunamadığını göstermektedir. Sanki iblis, vaktiyle ettiği yeminini yerine getirmek üzere, pek çok insanımızın yolu-beyni- üzerinde oturup saltanatını kurdu da, onları saptırmak için rahatça kumanda etmektedir. (A’raf: 16)

Böyle olunca da; vatan-millet-din-devlet ve bayrak gibi yüce değerlerimiz konusunda duyarlılığını kaybetmemiş seçkin bir gurup insanımız haklı olarak; Müslüman Türk Milleti’nin, kendine mahsus güzelliklerini kaybede kaybede, ‘Meluncanlar’ın durumuna düşeceği veya düştüğü endişesini yaşamaktadır.( Ra’d: 11) (ve bknz: Türk Toplumunun Öncelikleri / Hasan Erden / Önsöz)

Oysa bu ülkede eğitim-öğretim hakkı, din ve vicdan hürriyeti ve ailenin -özellikle de anne ve çocukların- korunması, anayasal güvence altına alınmıştı. Tevhid-i Tedrisat kanunu ile de eğitim-öğretim birliğinin sağlanması amaçlanmıştı. Ancak yasal olarak verilen bu güvencelerin millet hayatına yansıtılamadığı, toplumumuzdaki -yukarıda bir kısmını sıraladığımız- şiddetli zelzelelerden anlaşılmaktadır.

Oysa ‘Temel Eğitim’imizi manevî değerlerimizle besleyip tahkim etseydik, çocuklarımıza doğruyu eğriyi, haramı helali, hakkı batılı, saygıyı ve sevgiyi yeteri kadar öğretebilseydik; işlenen bu suçları tamamen ortadan kaldıramasak bile, en aza -mesela yüzde birlere- indirebilirdik. Bunun da,  maddî-manevî olağanüstü getirileri olur, Türkiye’mizi katbekat güçlendirirdi. (Ekonomistlerimizden, bu getirilerin hesabını yapıp ortaya çıkarmalarını istirham ediyoruz.)

MİLLETVEKİLLERİMİZ NASIL SEÇİYORUZ

Biz mi abartıyoruz? Bunlar doğru değil mi? Evet. Birileri başlarını kuma sokmaya devam etseler de, sıralanan problemler; halkımızın daha fazlasını yaşadığı, akl-ı selim sahiplerinin de inkâr edemeyeceği doğrulardır. Peki halkına şefkatle kanat germesi gereken yöneticilerimiz nerede? Adı ‘Anadolu’ olan bu güzel vatan artık, halkına şefkatli yiğitlere kısırlaştı mı? Halkımız vekillerini nereden bulup da Meclis’e gönderiyor? Yoksa kendi aralarından ‘en liyakatli’ olanları seçip gönderemediler mi? Seçme ve tercih etme hak ve görevimizi, Hak’tan, haklıdan, ehliyetli olandan yana kullanamıyor muyuz? Kim suçlu? Yanlışlık nerede? Değerli vekillerimiz, bilim adamlarımız ve bürokratlarımız; toplumun bu canhıraş feryadını duymayacak, bacayı büsbütün saran yangını görmeyeceklerse, bu hengâmede kim duyacak, kim görecek? Kimin işareti, kimin haberi bekleniyor, kimin sözü dinleniyor? Ümidimizi Mehdi’nin yahut Hz. İsa’nın gelmesine mi bağlayalım? Mazide karıncayı incitmeyen, koparmaya kıyamadığı gülü dalında koklayan insanlarımız, bugün çok basit sayılabilecek meselelerden dolayı, acayip usullerle niçin birbirlerini katleder hale geldiler?

YÖNETİCİLERİMİZDEN TALEBİMİZ

İşte, yukarıdaki ve benzeri sorunlarımıza toplum olarak çare bulamadığımız ve fitne-fesat baskınına uğrayan halkımızın imdat çığlıklarına yetkililerimizden cevap alamadığımız için, pek çoğumuz asabiyiz. Toplum asabi. Biz de bunu sorumlu ve duyarlı yöneticilerimize-özellikle de Milli Eğitim Bakanımıza- bir eğitim yılı başında-bir kere daha- duyuruyoruz. Yetkili makamda oturup da, yetkileri elinden alınmamış ve merhameti tükenmemiş olanlar,  hala sorumluluk duygusu taşıyan akl-ı selim sahipleri ve de toplum lideri sıfatıyla birkaç adım öne çıkanlar; insanımızın bu travmatik feryadına kulak vermeli, rehabilite etmeli ve çare bulmalıdırlar. Bunları yapamıyorlarsa, hiç değilse gölge etmemelidirler. Zira son pişmanlık kimseye fayda vermeyecek ve sorumluların bir gün hesap vermesine de kimse engel olamayacaktır.

Unutulmamalı ki, çözümün anahtarı; ‘Gerçek Milli Eğitim’in uygulanmasındadır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s