Peygambersiz Din Mi?

İSLÂM PEYGAMBERİ

İçerik

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah

Çev. Prof. Dr. Salih Tuğ (5. Yayın)

İrfan Yayımcılık ve Tic. İst. 1990

C:2/S:707 … Resulullahın sözlerinin mecmualar halinde yazılı bir biçimde derlenip toplanışı, bizzat onun sağlığı zamanında da başlamış bulunuyordu; zira Resulullah’ı ziyaret edip onunla görüşen kimseler, aralarında geçen sözleri şahit oldukları olayları kaydetmeye, yazılı bir biçimde tesbit etmeye başlamışlardı. Daha sonraki nesillerde yetişenler arasında öyle araştırıcılar çıktı ki bunlar çok sayıdaki sahabinin nakil ve hatıralarını bir tek kitapta toplamak suretiyle daha tam ve daha mükemmel hadis koleksiyonları  meydana getirdiler. Bundan bir sonraki nesil ise, daha da gelişmiş eserler telif ettiler ki bugün bu çeşit hadis kitaplarından bir çoğu elimiz altında bulunmaktadır; bunlardan altısı (Kütübüsitte), müdevven hadis kitapları olup diğerlerinden daha doğru, daha sahih kabul edilmiş ve adeta resmî mahiyet kazanmış hadis eserleridir.

C:2/S:7111140(b): Mekke’li genç ile Müslüman olan Abdullah ibn Amr ibn’il-Âs  bize şöyle nakleder:

“Resulullah, kendi sözlerinden istediğim bütün her şeyi yazmama müsaade etti; bu beni şaşırttı ve aramızda şu konuşma geçti:

“-Senden duyduğum her şeyi mi yazabileceğim?”

“-Evet dedim ya…”

“-Sevinçliyken yahut öfkeliyken arada hiçbir fark gözetmeden mi?”

“-Kesinlikle evet. Çünkü ben , hangi ruhî hâl içinde olursam olayım gerçeği söylerim…”

C:2/S:712  İşte bu Abdullah daha sonra , Resulullah’ın hadisleri üzerinde en çok bilgiye sahip bir kimse olarak değerlendirilmiştir.  Gerçekten de kendisi , Sahife Sadıka adını verdiği ve içinde kendisinin bit takım mütalaaları da bulunan bir hadis kitabı kaleme almıştır.  Elde mevcut bazı delillerden anlaşıldığına göre , bunda bin hadis bulunuyordu. Bu el yazması nüsha uzun müddet muhafaza edildi; yazarın torunu “Amr’-ubn Şu’ayb, dedesinin bizzat eliyle yazdığı bu kitabı bizzat kendi eline alıp talebelerine buradan hadis yazdırıyordu.  İbn Sa’d, 4/ıı, S:8-9; A.b. Hambel No:6510, 6802

C:/S:712 1141.(c): Enes’ubn Mâlik’in durumu daha da dikkat çekicidir. Hicreti mükeakip Resulullah Medine’ye gelip yerleştiğinde okuma-yazma bilen bir genç çocuk olarak Enes, ana babası tarafından Resulullah’a hizmet etmek üzere onun yanına bırakıldı. Enes, on sene bıyunca Resulullah son nefesini verene kadar gece-gündüz onun yanında bulundu kaldı. Gerçekten de kendisi bu sayede  Muhammed A.S.S. hakkında, diğer insanların bilemediği  bir çok şeyi görebilmek ve işitebilmek imkânına kavuştu. Daha sonra  onun yanında yetişmiş talebelerinden  biri olan Sa’id’ubn Hilal bile şunları nakletmektedir.:

“Sayımız çoğaldığında Enes, eli altındaki bir sandıktan  bize birçok defterler çıkarıyor ve şöyle diyordu:

“-Benim Resulullah’tan işitip yazdıktan sonra Resulullah’a (kontrol için) arzettiğim şeyler işte bunlardır.”

Hakim, Mustedrek; hatib, s:95-96;Râmhurmuzî, No:325; İbn Mani

1143.(I): Bir gün Halife Ebu Bekr, Resulullah’la ilgili hatıralarını kaleme almaya başladı ve bu şekilde 500 kadar anlatımı bir araya getirmeye muvaffak oldu. Sonra ufak da olsa, bunlarda bilmeyerek  bir yanlış yapmış olma korkusuna kapılarak hepsini yok etti.  Zehebî, Tezkiret’ul-Huffaz, I,5

1145(III): Amr’ubn Hazm, Resulullah zamanında Yemen valisi olmuş ve vazifesi başına hareket etmeden de uzun bir yazılı talimat almıştı. Vali Amr, sadece bu vesikayı muhafaza etmekle yetinmedi aynı zamanda, diğer çeşitli kabile başkanlarına Resulullah’ın gönderdiği  yirmi kadar vesikayı da bir araya getirdi ve bütün bunlardan isitfadeyle, bize kadar metni gelen müstakil bir hadis eseri kaleme aldı.   İbn Tulûn’un İ’lâm’us-Sâ’ilin adlı eserinde Ek bölüm.

Hadis Usulü, Prof. Dr. Talât Koçyiğit A.Ü. İlâhiyat Fak. Yayınları. 1987 Ankara

S:17… Kur’an, namazın muayyen vakitlerde müminler üzerine yazılmış bir farz olduğunu bildirmiş(Nisa/102), sık sık da Müslümanlara namaz kılmalarını emretmiştir. Sahabe, her ne kadar bu emirlerin zahiri manasını anlamış ise de namazın nasıl kılınması gerektiğini, hangi vakitlerde ve kaç rekât kılınacağını öğrenmek için Hz. Peygamber’e başvurmuşlardır. Hz. Peygamber de, farz kılınan namaz vakitlerinin  beş adet, öğle, ikindi ve yatsı namazlarının dörder, akşam namazının üç, sabah namazının da iki rekât olduğunu açıklamış, nasıl kılınması gerektiği hususunda ise arkasında cemaatle namaz kılan Müslümanlara “benim kıldığım gibi kılınız” demiştir.

S:18  Kur’an-ı Kerim,”ey iman edenler, Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman alış verişi terk edip zikrullaha koşunuz” (Cuma/9) ayetiyle Cuma namazını Müslümanlara  farz kılmış, fakat bu namazın nasıl kılınması gerektiğini açıklamamıştır. Hz. Peygamber ise Cuma namazının iki rekat kılınacağını ve bir de hutbe irad edileceğini Müslümanlara beyan etmiştir.

Kur’an-ı Kerim, müteaddit defalar, Müslümanların zekât vermeleri gerektiğini bildirmiş (Tevbe/103) fakat Müslümanlar, hangi mallarından ne miktar vermeleri icab ettiğini öğrenmek için Hz. Peygamber’e başvurmuşlardır.

Kur’an-ı Kerim kudreti olanlar için haccı farz kılmış (Alî İmran/97) Hz. Peygamber ise hac vaktini, hac kıyafetini, tavafı, Arefe ve Muzdelife’deki  hac ilgili amelleri açıklamış ve Müslümanlara, bu açıkladığı şekillerde hac farizalarını ifa etmelerini bildirmiştir.

Hazret-i Ömer’e, (Farzlar seferde kaç rekat kılınır? Kur’an’da bulamadık) dediler. Cevaben, (Allahü teâlâ bize Muhammed aleyhisselamı gönderdi. Biz, Kur’an-ı Kerim’de bulamadıklarımızı, Resulullah’tan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde dört rekatlık farzları, iki rekat olarak kılardı. Biz de öyle yaparız) buyurdu. Eshab-ı kiram, ana dilleri Arapça olduğu halde, bazı âyetleri anlayamayıp, Peygamber efendimize sorarlardı. Resulullah, Kur’an-ı kerimin tefsirini Eshabına bildirmiştir. Eshab-ı kiramın bildirdiğinden başka türlü söyleyenler, dalalete, hatta küfre düşer. Tefsir, yoruma değil, nakle dayanır.
Bir gün Peygamber efendimiz, Hazret-i Ebu Bekir’e ince marifetleri, onun seviyesine göre anlatıyordu. Yanlarına Hazret-i Ömer gelince, konuşma üslubunu onun da anlayacağı şekilde değiştirdi. Hazret-i Osman gelince, yine konuşma tarzını değiştirdi. Hazret-i Ali de gelince konuşmasını, hepsinin anlayacağı tarzda değiştirdi. Resulullahın her defasında konuşma üslubunu değiştirmesi, oradaki zatların istidatlarının farklı oluşlarından meydana gelmiştir.

(İnsanlara akıllarına, anlayışlarına göre söyleyin, inkârcı olmasınlar, Allah’ı ve Resulünü yalanlamasınlar.) [Buhari]

(Aklın alamayacağı şeyi söylemek, fitneye sebep olabilir.)
[İbni Asakir]

Şahsi görüşe göre tefsir yapmanın büyük zararını iyi bilen Hazret-i Ebu Bekir, (Kur’an-ı kerimi kendi görüşümle tefsire kalkarsam, beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler) buyurmuştur. (Şir’a)

S:18 “Biz, sana Kur’an-ı  insanlara açıklayasın diye indirdik. (Nahl/44) “Biz, sana Kitab’ı, insanların ihtilâf ettikleri şeyleri beyan etmek ve müminlere, hidayet ve rahmet olmak üzere indirdik.(Nahl/64) Eğer Allah açıklanmasını istemeseydi, herkes kafasına göre yorumlayabilseydi, “Kur’an’ı insanlara açıklayasın diye indirdik” demezdi. Hurafelerden kurtulmak adına yapıldığı söylenen, Peygamberin,  Kur’an’dan dışlanması, iddiaların aksine dinin içini boşaltma hareketlerinden başka bir şey değildir. Peygamber, hadis, sünnet, mücdehitler, Alimler yok sadece televizyon şovmenleri var. Fıkıh alimlerine gerek yoksa hukukçulara da gerek yok, herkes Türkçe olduğuna göre hukuk kitaplarını okuyup kendi davasını görebilir, tıp kitaplarını okuyup kendi kendine tedavi olabilir, doktorlara da gerek yok. Hz Ebubekir, Hz, Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali Arapçayı bilmiyorlar mıydı da Hz. Peygamber onlara Kur’an’ı açıklıyordu.

Allah’ın apaçık ayetlerine rağmen Peygamberi tanımamak, hem hadisleri inkâr edip hem de hadislerle hadisleri çürütmeye çalışmak büyük bir çelişki; hadislerin bir kısmını gizleyerek yayınlamak da büyük bir samimiyetsizlik, art niyet değil de nedir?  Hz. Ömer’in, Ebu Hureyre’ye hadis rivayetini yasakladığını yazacaksınız ama devamı nerede?  Hadisler konusunda Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in tavrı sadece hassasiyettir, hadislerin Kur’an’ın önüne geçmemesi gayretidir. Aşağıda örneklerini verdiğim bazı konularda, Hz. Ömer eğer bilmediği bir hadisten bahsedilmişse şahit istemiştir. Hz. Ömer, Ebu Hureyre başta olmak üzere kimsenin hadis rivayet etmesine karşı çıkmamış, aksine kendisinin bilmediği konularda diğer sahabilerin rivayetleri ile kararlar almıştır.

Hz. Ömer (radıyallahu anh) hadîs rivâyetini tahdidde olsun, tahkikde olsun titizliği daha da ileri götürmüş, âdeta sistemleştirmiş, bir nevi devlet politikası hâline getirmiştir. Zehebî kendisinden “Hadîs naklinde hadîsçiler için tesebbüt (araştırma, titiz davranma) yolunu açtı” diye bahseder. *a) TAHKÎK*: Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in dikkatimizi çeken ilk vasfı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sağlığında hiç işitmediği bir hadîs rivâyet edilecek olursa, ikinci bir şâhit istemek sûretiyle bunu tahkîk etmektir. Bunun muhtelif örnekleri var: Ebu Sa’îdi’l-Hudri (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ensârın bulunduğu bir mecliste oturuyordum. Ebu Musa el-Eş’arî (radıyallahu anh) beti benzi atmış olarak çıkageldi. Korku içinde olduğu hâlinden belli idi. Bize: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in huzuruna girmek için izin istedim. Üç sefer tekrar etmeme rağmen cevap alamadım. Ben de geri döndüm. Arkamdan adam göndererek geri çağırttı ve: “Niye girmedin” diye sordu. “Üç sefer izin istedim, cevap alamayınca geri döndüm. Çünkü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın: “Biriniz üç sefer izin istedikten sonra cevap alamazsa geri dönsün” dediğini işittim” diye açıklama yaptım. Bu cevabım üzerine Hz. Ömer (radıyallahu anh): “Hz. Resûl (aleyhissalâtu vesselâm)’ın böyle söylediğine dâir ya delil getirirsin veya elimden çekeceğini sen bilirsin” dedi. İçinizde Resûlullah (âleyhissalâtu vesselâm)’dan bunu işiten var mı?” diye sordu. Ubey İbnu Ka’ab: “Seninle cemaatin en küçüğü gelebilir” dedi. Cemaatin en küçüğü bendim. Kalktım. Ebu Musa (radıyallahu anh) ile beraber gittik. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın bunu söylemiş olduğunu haber verdim. Bunun üzerine Hz. Ömer, Ebu Musa (radıyallahu anhüma)’ya: “Ben seni itham etmiyorum. Fakat halkın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hakkında gelişigüzel konuşmasından korktum” dedi.” Bu hadîsin fârklı tariklerinde bâzı açıklayıcı ziyadeler gelmiştir. Ebu Bürde (radıyallahu anh)’nin rivayetinde Ubey İbnu Ka’ab (radıyallahu anh) Hz. Ömer’e çıkışır: “Ey İbnu’l-Hattâb, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın Ashâbına azâb (verici) olma!” Hz. Ömer de ona şu cevabı verir: “Subhânallah! (Niye yanlış anladınız!) Ben yeni bir hadîs işittim ve tahkik edeyim dedim”. Zürkânî’nin de kaydettiği üzere, âlimler, Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in bu davranışına bazı açıklamalar getirmişledir: “Hz. Ömer (radıyallahu anh), kendisinin de söylediği üzere Ebu Musâ hazretlerini ithamı düşünmemiştir, ancak devrinde, Medine’de yeni müslüman olanlar mevcut. Bunların, içinde bulundukları şu veya bu durumdan bir çıkış ümid veya korkusuyla Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hakkında hadîs uydurmaya tevvessül edeceklerinden korkmuş olabilir. Bu durumu önlemek için, yeni müslümanlar nezdinde (caydırıcı, psikolojik bir baskı hâsıl etmek için) şu fikrin yaygınlık kazanmasını istemiştir: “Kim böyle bir işe (yeni bir rivayete) tevessül ederse, bilsin ki şâhid getirmedikçe rivâyeti reddedilecektir ve sigaya çekilecektir. ” Bazı âlimler de: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in bu davranışının hedefi Ebu Musa değildir, onun rivayetinden şüphe etmiş olması söz konusu değildir, böyle davranarak başkalarını caydırmayı düşünmüştür. Yâni. kalbinde maraz bulunup, hadîs uydurmayı düşünecek olanların, bu kıssayı işiterek kendi başlarına da Ebu Musa’nın başına gelenlerin gelmesinden korkmalarını düşünmüştür” diye açıklama getirmişlerdir. Nitekim, Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu düşünce ve bu korkuyu hâkim kılıcı benzer davranışları eksik etmemiştir: Mescid-i Nebevî’yi genişletmek isteyen Hz. Ömer (radıyallahu anh), Mescide mücâvir bulunan -Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın çok sevdiği ve saygı duyduğu amcası- Hz. Abbâs’ın evini istimlak etmek ister. Abbas (radıyallahu anh)’ı çağırarak “evi sat veya bağışla, veya sana inşa ettireceğim bir eve mukabil bunu terket” teklifinde bulunur. Hz. Abbas (radıyallahu anh) hiç bir şıkkı kabul etmez ve teklifi reddeder. Hz. Ömer (radıyallahu anh) teklifinde ısrar edince ihtilaf ortaya çıkar. Meseleyi çözmek üzere Übey İbnu Ka’ab hakem seçilir. Hz. Übey (radıyallahu anh), ev sâhibinin rızası olmadan evin istimlak edilemeyeceğini, Hz. Ömer’in ısrar etmeye hakkı bulunmadığını söyler. Kendisini bu hükme gitmeye delil olarak da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan bir hadîs rivâyet eder. Hadîs, Beytü’l-Makdis’in inşaatıyla ilgilidir. Hadîse göre Beytü’l-Makdîs’in inşasını Cenâb-ı Hak, Hz. Dâvud (aleyhisselâm)’a emrettiği zaman, inşaat sahasındaki bir evi zorla yıktırmak isteyen Hz. Dâvut (aleyhisselâm)’a Cenâb-ı Hak şöyle vahyediyor: “Ey Dâvud, Ben sana içerisinde Bana zikredilecek, Benim için bir ev inşa etmeni emrettim. Sen ise evime gasb sokmak istedin. Gasb bana yakışmaz. Sana Benim için ev inşa etmemek cezası veriyorum.” Hz. Übey (radıyallahu anh) bu hadîsi anlatır. Ama Hz. Ömer daha önce bunu duymuş değildir. Übey’in elbisesinden tutarak Mescid’e kadar getirir. cemaatin huzurunda vak’ayı anlatarak “Bu hadîsi işiteniniz var mı?” diye sorup şahid ister Cemaatten birçok kimsenin “Evet”i üzerine Hz. Ömer (radıyallahu anh) Übey İbnu Ka’ab’ı bırakır ve Hz. Abbâs (radıyallahu anh)’a ısrardan vazgeçer. Bilâhare Übey İbnu Ka’ab, Hz. Ömer (radıyallahu anhüma)’in huzuruna çıkarak “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’tan rivâyet ettiğim hadîs husunda beni itham mı ediyorsun?” diye sorar. Hz. Ömer: “- Hayır! Allah’a yemin ederim ki seni ithâm etmiyorum. Fakat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’tan rivâyet edilen hadîsin halk arasında çok “zahir” olmasını istemedim” der. Şahit isteme hususunda Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in Übey İbnu Ka’ab gibi Ashâb (radıyallahu anhüm)’ın büyüklerinden, eskilerinden diğerleri arasında fazlaca itibarı olan birini seçmesi gerçekten mânidardır. Ve üstelik, kendisinden şüphe etmediğini yeminle temin ve te’kid de edince. Şu halde bu davranışın asıl gâyesi bütün cemiyet üzerinde psikolojik baskı meydana getirerek yeniler arasında zuhûru muhtemel kötü niyetleri caydırıp hadîs konusundaki laubalilikten vazgeçirmektir. İbnu Abdilber, Hz. Ömer’in münafık, fâcir ve bedevîlerden korktuğunu belirtir. Hadîse kizb, hile, tedlîs bunlardan gelebilecektir. Nitekim, Hz. Osman (radıyallahu anh) zamanında patlak verecek olan fitne hareketleri, Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in yeni müslümanlar karşısındaki ihtiyatkârlıkta ne kadar haklı bulunduğunu gösterecektir. Hz. Ömer (radıyallahu anh)’le ilgili son bir misâlimiz Misver İbnu Mahreme’nin rivâyetidir. Der ki: “Hz. Ömer (radıyallahu anh), kadınlarda düşüğe sebep olanların cezası hakkında bir şey bilmiyordu. Halka sordu. Muğîre İbnu Şu’be (radıyallahu anh): “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın bu mevzuda, erkek veya kadın bir köleye hükmettiğine şâhid oldum” dedi. Hz. Ömer (radıyallahu anh): “Bu hadîs için, seninle beraber şâhid olan bir başkasını daha getir!” diye emretti. Muhammed İbnu Mesleme (radıyallahu anh) şâhidlik etti.” *HATIRA GELEN BİR SUAL:* Hz. Ömer (radıyallahu anh) sonradan işittiği her hadîs için şâhid istemiş midir? Cevabımız “hayır”dır. Hiç kimse böyle bir iddiada bulunmamıştır, bulunamaz da. Aslında buna gerek de yoktu. Çünkü, bazı kereler şâhid istemek ve bunu kasd-ı mahsusla mescid cemaatinin huzurunda yapmak güdülen gâyenin tahakkuku için yeterli idi. Nitekim Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in ilk defa işittiği halde şâhid istemeksizin, hükmüyle amel ettiği rivayetler de mevcuttur. Nitekim, bu bahsin başında Ashâb (radıyallahu anhüma)’daki sünnete teslimiyet ruhunu göstermek sadedinde kaydettiğimiz Said İbnu Müseyyeb hadîsi bunlardan biridir. Rivâyette belirtildiği üzere, Dahhâk İbnu Süfyan’ın büyükanneye (cedde) mirastan ayrılması gereken payla ilgili yaptığı rivâyeti Hz. Ömer- (radıyallahu anh) şâhid istemeksizin kabul etmiş ve tatbikata koymuştur. Aynı şekilde sebep olunan düşüğün bir köle ile hükme bağlanmasında Hammat İbnu Mâlik (radıyallahu anh)’in rivâyetine uymuştur, şâhid istememiştir. Keza, Hz. Ömer Şam seferine çıktığı zaman yolda iken Suriye arâzisinde veba salgını haberi gelir. Yoluna devam edip etmeme ve alınması gereken tedbir hususunda tereddüde düşer. Önce yanındaki Muhacirûnu dinler, farklı tavsiyelerde bulunurlar. Sonra Ensârı çağırır,onları dinler onlar da farklı görüşler ileri sürerler. Sonra: “Bana fetih muhâcirlerinden olan Kureyş yaşlılarını çağırın” der. Bunlar ihtilaf etmeksizin dönmeyi teklif ederler. Hz. Ömer (radıyallahu anh) kararda zorluk çekerse de, bir ihtiyacı için oradan ayrılmış bulunan Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)’ın dönüşü meseleyi çözer: “Ben, der, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı dinledim: “Bir yerde veba olduğunu duyarsanız oraya gitmeyin, bulunduğunuz yerde çıkarsa orayı terketmeyin” demişti”. Sâlim İbnu Abdillah (radıyallahu anh)’ın kesin ifadesine göre, Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu rivayet üzerine geri dönme emri verir. Hadîs için ikinci şâhid istendiğine dair hiç bir rivayet mevcut değildir. Hz. Ömer (radıyallahu anh) İran fethedildiği zaman oradaki mecusîlere müşrik statüsü mü, ehl-i kitap statüsü mü uygulanacağı hususunda karar veremez. Yine aynı Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)’ın “ehl-i kitaba karşı uygulanan statü’nün tâkip edileceği” ne dair rivayetini benimsemiş ve şâhid istememiştir. Zina yapan mecnûn bir kadının recmedilme kararından dönmede, tek kişinin, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den rivâyet ettiği şu hadîse uymuştur ve şahid istememiştir: “Üç kimse hakkında kalem yürütülmez (yani günah yazılmaz, sorumlulukları yoktur): Uyanıncaya kadar uyuyan, büluğa erinceye kadar küçük, kendine gelinceye kadar mecnun (deli).” Hz. Ömer (radıyallahu anh), parmaklarla ilgili diyetin farklı olması gereğine inanıyordu. Çünkü elde ifa ettikleri hizmet bir değildi. Ancak, parmaklara aynı değerde diyet takdir edileceğine dâir hadîs-i şerifi işitince, şâhid istemeksizin eski kanaatinden dönmüş ve hadîsi uygulamaya koymuştur. İbnu Hazm, el-Muhallâ’da, kadınların mihrini belli bir miktara bağlamak isteyen Hz. Ömer (radıyallahu anh)’e bir kadının, Kur’ân-ı Kerîm’den âyet okuyarak (Nisa suresi 201. âyet) buna karşı çıkması üzerine, kararından dönmesini de Hz. Ömer’in haber-i vâhid’le ameline örnekler meyanında kaydeder. Misaller çoğaltılabilir. Biz son olarak, daha önce kaydettiğimiz muknî bir rivâyeti hatırlatacağız. Hz. Ömer (radıyallahu anh) bizzat itiraf etmiştir ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı hergün tâkib edebilmek için Ensar’dan bir komşusu ile anlaşmıştır. Bir gün biri Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın meclisine gitmekte, diğer gün öbürü. Akşam olunca herkes kendi gününde görüp işittiklerini arkadaşına anlatmaktadır. Bu da, şâhitsiz olarak, tek kişinin rivâyetini kabul etmeye bir başka örnektir. *b) TAHDÎD*: Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in hadîsleri tahkîk hususunda tâkip ettiği siyâseti açıkladıktan sonra, bunu tamamlayıcı mahiyetteki ikinci bir prensibi ve davranışı daha belirtmemiz gerekmektedir: Tahdid. Yâni hadîs rivâyetini sınırlamak, azaltmak. Aslında bu hususa önceki açıklamalarımızda yeterince dikkat çekmiş sayılırız. Zira, Ebu Musa el-Eş’arî ve Ubey İbnu Ka’ab (radıyallahu anhüma) gibi Ashâb (radıyallahu anh)’ın ulularından olan ve bizzat Hz. Ömer (radıyallahu anh) tarafından da haklarında suizanna düşmediği, nazarında müttehem olmadıkları itiraf edilen zâtlara karşı, rivâyetleri sebebiyle “tahkîk eylemi” ne tevessül edişinin gerçek sebebi olarak halkı, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hakkında rastgele konuşmaktan caydırmak, bir başka ifâde ile hadîs rivâyetini tahdîd etmek, sınırlamak olduğunu belirtmiştik. Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in icraatı arasında bu mânayı te’yid eden daha sarih tatbikata rastlamaktayız. İbnu Abdilber’in Câmiu Beyâni’l-İlmi ve Fadlihi adlı kitabında kaydettiği bir rivâyette, Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in Ammâr İbnu Yâsir’le birlikte Kufe’ye gönderdiği Karaza İbnu Ka’ab’ın anlattığına göre, Hz. Ömer (radıyallahu anh) onları, Medine’nin üç mil kadar dışında yer alan Sırâr mevkiine kadar uğurladıktan sonra durur, abdest tazeler -ve oraya kadar geliş maksadının, bu tenbîhi yapmak olduğunu da belirttikten sonra- şu tenbihte bulunur: “Siz öyle bir beldeye gidiyorsunuz ki, ora halkının Kur’ân okuyuşu arı uğultusu gibidir. Sakın hadîs rivâyetiyle onları meşgul edip Kur’ân’dan uzaklaştırmayın. Kur’ân’ı tecvîd üzere okuyun, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan rivâyeti az yapın… ” Karaza (radıyallahu anh) Kûfe’ye varınca halk: “Bize hadîs rivâyet et!” diye talebde bulundu. Karaza: “Hayır! Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anh) bunu bize yasakladı” cevabını verdi. Zehebî’nin bir rivâyeti, hadîs rivâyetini fazla yapanlara Hz. Ömer’in “nasihatten” de öte zecrî tedbirler aldığını göstermektedir. Zira İbnu Mes’ûd, Ebu’d-Derdâ ve Ebu Mes’ud el-Ensârî’yi “çok hadîs rivâyet ettikleri için” hapse atmıştır. Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in çok rivâyeti sebebiyle dikkat çeken, târizlere mâruz kalan Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’ye karşı tutumu da burada kayda değer. Bir gün Ebu Hüreyre’yi, çok rivâyetten menetmek maksadıyla huzuruna çağırır ve sorar: – Falancanın evinde Hz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber olduğumuz günü hatırladın mı?” Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) : – Evet! Ve beni de ne için çağırdığını şimdi anladım” der. Bunun üzerine Hz. Ömer (radıyallahu anh): – Hayır (mâdem öyle, seni menetmiyorum!) git ve rivâyet et!” der. Ama, yine de bir başka rivâyetten anlıyoruz ki, Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in getirdiği yasaklama havası Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) üzerinde bile tesir icra etmiş ve onu az ve ölçülü rivâyete sevketmiştir: Ebu Seleme der ki: “Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’den sordum: “Sen Hz. Ömer (radıyallahu anh) zamanında da böyle (çok) hadîs rivâyet eder miydin?” Bana şu cevabı verdi: “Ben Ömer zamanında, size rivâyet ettiğim gibi çok hadîs rivâyet etseydim, o beni kamçısıyla döverdi”. *HZ. ÖMER’İN HADÎS ÖĞRENMEYE TEŞVÎKLERİ*: Sözü bu noktada bırakıp asıl mevzuumuza devam ettiğimiz takdirde, Hz. Ömer (radıyallahu anh) hakkında yanlış kanaat edinmemize sevkedebilecek bir eksiklik olacaktır. Halbuki ilimde esas olan, bir mevzuya giren her noktayı imkan nisbetinde ibraz etmek, nazar-ı dikkatlere arzetmekir. Meseleyi bu noktada bırakmak ayrıca hadîs düşmanlarının eline de istismar edecekleri bir koz vermek olur. Çünkü, İbnu Abdilber’in kaydettiği üzere, başta yukarıda sunduğumuz Karaza hadîsi olmak üzere, Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in hadîs rivâyetine koyduğu tahdidle ilgili rivâyetleri, “Sünnete sataşmayı meslek edinmiş, bid’at ehli ve benzerlerinden câhil ve mârifetsiz takımı, delil olarak kullanarak müslümanları Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın hadîslerinden uzaklaştırmaya, hadîse gerek olmadığına inandırmaya çalışmışlar, hadîs ehlini de kötülemeye vesile kılmışlardır. Halbuki Kitabullah’ın gösterdiği hedefe ancak sünnetle ulaşılabilir.” İbnu Abdilber, âlimlerce dermeyan edilen bir çok sebeplerle, Hz. Ömer’in tahdid siyâsetinden, kötü niyetlilerin çıkardığı mânâları çıkarmanın mümkün olmadığını belirtir. Özetleyelim: 1- Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu tahdidiyle Kur’ân’ı ihmal etmeyi önlemeye çalışmıştır. 2- Söz konusu yasaklama bir hüküm ifade etmeyen, sünnet olmayan sözlerle ilgilidir. Hatta bu görüş sâhipleri Karaza hadîsinin zayıflığına dikkat çekerler. Çünkü daha mevsuk rivâyetler Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in hadîs öğrenmeye teşvîk ettiğini göstermektedir. Mesela şu delillere bakalım: “Ubeydullah İbnu Abdillah İbnu Utbe, Hz. Ömer’in bir cuma günü şu hutbeyi irad ettiğini rivâyet etmiştir: “…. Ben size Allah’ın söylememi takdir ettiği bir konuşma yapacağım. Kim bunu öğrenir, anlar ve ezberlerse gidebildiği yere kadar gidip anlatsın. Kim de bunu (aynen) aklında tutmaktan korkarsa ben ona hakkımda yalan söylemesini helâl etmiyorum. Allah (celle celâluhu), Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’i hak ile gönderdi. O’nunla birlikte Kitap indirdi. O’nunla indirdiklerinden biri de recmdir…” Şu halde bu rivâyet de gösteriyor ki, Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den çok rivâyeti yasaklayıp, az rivâyeti emretmesinden maksad, Resûlullah (aleyhisselâtu vesselâm) hakkında yalan ve hatayı önlemektir. O, çok rivâyet edilince iyi akılda tutulmamış, hıfzı güzel yapılmamış şeylerin de rivayet edilebileceğinden korkuyordu. Çünkü rivâyeti az olanın zabtı, çok olanın zabtından daha kuvvetli olur. Az rivâyet, çok rivâyette emin olunamayan sehiv ve hatadan daha selâmettedir. İşte bu sebeple Hz. Ömer (radiyallahu anh) rivâyette azlığı emretmiştir. Şâyet rivâyetten hoşlanmayıp kötü addedseydi onun azını da çoğunu da yasaklardı. Nitekim şöyle dememiş midir: “- Kim hadîsi hıfzetmiş ve aklında tutmuş ise rivâyet etsin.” Nasıl olur da, onlara, Resûlullah (aleyhisselâtu vesselâm)’dan hem hadîs rivayet etmeyi emreder hem de yasaklar. Bu doğru ve makul değildir. Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm)’dan az rivâyette bulunmayı emrederken nasıl olur da rivâyet yasağı koymuş olur. Üstelik: “Kim benim sözümü öğrenir, anlar ve ezberlerse gidebildiği yere kadar gidip anlatsın” diyerek kendi sözünü rivayete teşvik etsin ve ilâveten: “Kim de onu (aynen) aklında tutmaktan korkarsa hakkımda yalan söylemesin” dediği halde Hz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hakkında kesin yasak koysun, bu mâkul değil…” İbnu Abdilber, Medine ehlince Hz. Ömer (radıyallahu anh)’den rivâyet edilen sahîh âsâr’dan başka, Kitap ve Sünnete olan muhâlefeti sebebiyle Karaza hadîsinin bu babta hüccet olamayacağını söyledikten sonra Kitap ve Sünnet’ten bazı örnekler kaydeder: “Kitaptan örnekler: “Allah’ın Resûlünde sizin için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21), “Resûl size ne getirmişse onu alın” (Haşr, 7), “O halde Allah’a ve O’nun ümmî peygamber olan Resûlüne -ki kendisi de o Allah’a ve O’nun sözlerine iman etmekte olandır- iman edin, ona tâbi olun,tâ ki doğru yolu bulmuş olasınız” (A’râf, 158). “Şüphesiz ki sen herhalde doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun. O yol Allah’ın yoludur…” (Şura, 52). Kur’an’da bu çeşit âyet çoktur. Bu âyetlere tâbi olmak, hükmünü yerine getirmek, emirlerin hududunda durabilmek ancak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan gelecek rivâyetlerle mümkündür. Öyleyse Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in Allah’ın emrine muhalif bir emirde bulunacağını kim aklından geçirebilir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da: “Allah, benim sözümü dinleyip belleyen, sonra da dinlemiyene ulaştıran kulun yüzünü (kıyâmet günü) tâze kılsın” buyurmuştur. Bu hadîste de kendisinden tebliğde bulunmaya, te’kidli bir teşvik mevcuttur. Keza Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Benim konuştuklarım dışında da benden alın ve bana nisbet ederek rivâyet edin”… Bu söz de, bu bahta, aklı ve idraki olanlar için gündüzden daha aydınlıktır”. İbnu Abdilber bir de şu mülâhazayı yürütür: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan rivâyet ya hayırdır, ya şer. Şayet hayırsa -ki hayır olduğunda şüphemiz yok- hayırda çokluk efdaldir, daha iyidir. Şayet şerse Hz. Ömer (radıyallahn anh)’in halka şerden az miktarda işlemelerini tavsiye edeceğini zannetmek câiz olmaz. Öyle ise bu söylediğimiz husus, sana, Hz. Ömer’in hadîs rivâyetini az yapmayı emretmesi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hakkında yalan ve hataya düşülme korkusundan, Sünnet ve Kur’an üzerine düşünmeye vakit kalmayacak kadar meşguliyete dalmak korkusundan olduğunu göstermelidir. Zira çok rivâyet eden kimseyi mutlaka tefekkürsüz ve kavrayışsız bulursun.” Bundan sonra İbnu Abdilber Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in mevzuya müteallik bazı sözlerini kaydeder: “Kim bir hadîs dinler, sonra da duyduğu şekilde (yani artırıp eksiltmeden) rivayet ederse selâmete erer.” “Ferâizi ve sünneti öğrenin, tıpkı Kur’ân’ı öğrendiğiniz gibi:” (Kur’ân ve sünneti burada bir tutmuştur.) “Sünnet, feraiz ve lahm (dilin doğru kullanış kaideleri) tıpkı Kur’ân’ı öğrendiğiniz gibi öğrenin”. “Rey’den sakının. Zira rey ashabı sünnet düşmanıdır. Hadîsler, onları kör etmiştir, ezberleyemezler”. “Yolların en hayırlısı Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’in yoludur”. “Birgün gelecek Kur’ân-ı Kerîm’in müteşâbih ayetlerini kendilerine delil yaparak sizinle mücâdeleye girişecek kimseler çıkacak. O zaman onlara karşı sünneti esas alın. Zira, Sünnet ehli, Kur’ân’ı iyi bilen kimselerdir.” Ayrıca daha önce kaydedildiği üzere birçok durumlarda Hz. Ömer halka başvurarak, ortaya çıkan vak’ayı aydınlatıcı rivâyet sormuş ve söylenince hükmüyle amel etmiştir. İbnu Abdilber, Hz. Ömer (radıyallahu anh)’den rivâyet edilen sözleri sahîh ve ittifâk edilmiş sözler olduğunu belirttikten sonra şu NETİCE’nin çıkacağını belirtir: “Kim bir hadîste şüpheye düşerse terketmelidir, aksine eksiksiz olarak ezberlemişse onu rivâyet etmesi câizdir”. Bu mevzuyu aynı minval üzere işlemiş bulunan İbnu Hazm da, Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in hadîs rivâyetini yasaklamasıyla ilgili rivâyetlerin, hüccet kılınamayacak kadar zayıf olduğuna hükmettikten sonra şöyle der: “Şayet bu rivâyetler sahihse, yasaklama, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in hadîsleriyle ilgili olamaz, geçmiş ümmetlere ait hikâyelere veya onlar gibi içerisinde fıkıh bulunmayan kıssalara aittir… Çünkü hadîs rivâyetinden men etmek değil Hz. Ömer (radıyallahu anh)’e, hiçbir müslümana helâl olmaz.” Mevzu üzerine serdedilen mütâlaa ve açıklamalar -ki çoğunluğunu yukarıda kaydettik- Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in hadîs rivâyetine tahdid koyduğunu ifâde eden rivâyetlerin reddine hükmetmeye veya zayıflığını iddia etmeye hâcet bırakmıyor. Çünkü hadîse, ihtiyaca muhâlif bir yönü yok. Tıpkı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın bidayette hadîs yazmayı yasaklaması gibi, Hz. Ömer (radıyallahu anh) de, Kur’ân-ı Kerîm’e verilmesi gereken himmetin zayıflamaması, hadîs rivâyetinin rastgele, disiplinsiz bir tarzda yapılarak, hatalı ve yanlış sözlerin hadîslere karışmaması, yapılan rivâyetlerin anlaşılması, iyi öğrenilmesi gibi maksatlarla bazı tahdîdler, yasaklamalar koymuştur. Onun bu davranışı sünnete olan bağlılığının ve hadîse atfettiği kıymetin bir tezâhürüdür. *HZ. PEYGAMBER DE AZ RİVAYETİ EMREDER* İbnu Abdilber kaydettiğimiz sonucu yani Hz. Ömer’in yasaklamalarının iyice öğrenilmemiş şeylerin rivâyetini ilgilendirdiği hususunu belirttikten sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in hadîslerinde de bu yasaklamanın mevcudiyetine dikkat çeker ve örnek olarak birkaç hadîs kaydeder: “Kişi için, yalan olarak her işittiğini rivâyet etmesi yeterlidir.” “Çok sözden sakının. Benden bahiste bulunan sadece hak olanı söylesin.” “Kim benim hakkımda, rastgele konuşur, söylemediğimi bana söyletirse ateşteki verini hazırlasın.” “Kim benden olmadığını sandığı bir hadîsi rivâyet ederse bu kimse iki yalancıdan biridir.” “Kim, yalan sanılan bir hadîsi benden rivâyet ederse, o kimse iki yalancıdan biridir”. Az rivâyet etmeyi prensip edinenlerle ilgili olarak az sonra kaydedeceğimiz açıklamalara ve onların sözlerine dikkat edilince yukarıda kaydettiğimiz bu rivâyetlerin tesiri ayân beyan görülecektir. *DİĞER SAHÂBELERİN TUTUMU* Hadîs rivâyetindeki ihtiyatkâr tutum sâdece Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (radıyallahu anhüma)’de görülen bir husus değildir. Başka sahâbeler (radıyallahu anhüm ecmain)’de de benzer davranışlar mevcuttur. Hz. Ali yemin ettiriyor: Şu rivâyet Hz. Ali (radıyallahu anh)’nin Resûlullâh (aleyhissalâtu vesselâm)’dan yapılan yeni bir rivâyet işitince, mutmain olmadığı takdirde yemîn ettirdiğini ifâde eder: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan hadîs işittiğim vakit Allah’ın dilediği kadar ondan istifade ediyordum. Başkası tarafından rivâyet edilince de şüpheye düşersem yemîn teklif ediyordum, şâyet yemin ederse inanıyordum…” Hz. Muâviye tahdîd koyuyor: Zehebî’nin belirttiğine göre, Hz. Muâviye (radıyallahu anh) de, hadîs rivâyetini Hz. Ömer (radıyallahu anh) zamanında yapılmış olanlarla sınırlamak ve dondurmak istemiştir. Recâ İbnu Ebî Seleme’nin rivâyetine göre Hz. Muâviye: “Size Hz. Ömer zamanında rivâyet edilmiş olan hadîslerle iktifa etmenizi tavsiye ediyorum. Zira O, Resûlullah (aleyhissalûtu vesselâm)’dan hadîs rivâyeti hususunda halkı korkutmuştur. (Böylece onun zamanında kendinden emin olanlar hadîs rivâyet etti.)” *HADÎS RİVAYETİNİ TERK EDENLER* Mevzuumuzun başında Ashab-ı Kiram (radıyallahu anh)’da mevcut olan sünnete teslimiyet ruhundan bahsetmiş, bu ruhun Ashab’ı nelere sevkettiğini belirtmeye çalışmıştık. Hemen belirtmek isteriz ki, aynı ruh bazılarını, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan bir söz, bir fiil naklederken eksik bırakma veya ilavede bulunma korkusuyla hadîs rivâyetini terketmeye sevketmiştir. Bu grubu, daha ziyade hâfızasından emin olmayan, bu yönden kendilerine güveni bulunmayan kimselerin teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Bu meseleye temas eden İbnu Kuteybe, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a yakınlığı olan Hz. Ebu Bekir, Zübeyr, Ebu Ubeyde, Abbâs İbnu Abdilmuttalib (radıyallahu anhüm ecmain) gibi büyüklerin, az hadîs rivâyet ettiklerine dikkat çektikten sonra Aşere-i Mübeşşere’den olan Sâd İbnu Zeyd’in rivâyeti tamamen terk ettiğini belirtir. Hz. Enes İbnu Mâlik (radıyallahu anh) birçok hadîsi rivâyet etmeyi terkettiğini şöyle ifade etmiştir: “Hata etmekten korkmasaydım, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den işittiğim çok şey rivâyet ederdim.” Zübeyr İbnu’l-Avvâm’a oğlu Abdullah sorar: “Ben, İbnu Abbas (radıyallahu anh) ve diğer birçoklarından işittiğim gibi senden niye hadis dinlemiyorum?” Zübeyr (radıyallahu anh) şu cevâbı verir: “Gerçi ben, müslüman olduğum günden beri, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den ayrılmadım, (bu sebeple çok hadîs bilirim), fakat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğini işittim: “Kim bile bile bana yalan isnâd ederse cehennemdeki yerini hazırlasın”. Hz. Zübeyr (radıyallahu anh) bazı rivâyetlerde bu hadîsi: “Kim bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerini hazırlasın” şeklinde nakledip sözlerine şunu eklemiştir: “İnsanlara bakıyorum da hadîse bir de “bile bile (müteammiden)” ziyâdesini ekliyorlar, Allah’a kasem olsun ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın “bile bile” dediğini duymadım.” Zeyd İbnu Erkâm (radıyallahu anh) da, hadîs rivâyet etmesi için müracaat edenlere şöyle demiştir: “İhtiyarladık ve unuttuk. Halbuki, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den hadîs rivâyet etmek ağır mesuliyeti mûcibtir”. İmrân İbnu Husayn (radıyallahu anh)’dan şöyle söylediği nakledilmiştir: “Allah’a yemin ederim, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den hadîs rivâyet etmek istesem, hiç durmadan üst üste iki gün rivâyet edebilirim. Fakat yapmıyorum. Beni bundan alıkoyan husûsa gelince, bakıyorum, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i benim gibi dinlemiş, cemaatlerinde hazır bulunmuş olan bâzıları, hadîs rivâyet ediyorlar ama, rivâyetleri, aslına tam uygun değil. Ben, bu duruma düşmekten korkuyorum. Hemen sana bildirmek isterim, onlar bunu bile bile yapmıyorlar, yanılıyorlar.” *ÇOK RİVAYET:* Ashâb’ın sünnete karşı taşıdığı titizlikten tahkîk ve tahdîd prensiplerinin doğduğunu gösterdik ve bunlarla ilgili muhtelif meseleleri açıkladık. Aslında, rivâyetleri bir bütün olarak alınca, bu iki prensibe ters düşen bir üçüncü prensibin daha tezâhür ettiğini görürüz. Buna da rivâyette iksâr yâni “çok hadîs rivâyeti” diyebiliriz. Çünkü, Ebu Hüreyre, Ebu Zerr, İbnu Abbas (radıyallahu anhüm ecmain) gibi bâzı sahâbelerden gelen bazı rivâyet ve fiilî durumlar, her şeye rağmen hadîs rivâyetine zorlandıklarını, buna kendilerini mecbur hissettiklerini ifade etmektedir. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) niçin çok hadîs rivâyet ettiğini açıklama sadedinde, bu emri Kur’ân’dan aldığını söyleyerek kendini buna âdeta mecbur hissettiğini dile getiriyor; “Allah’a kasem olsun, eğer Kur’ân’da iki âyet olmasaydı Hz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan asla bir şey rivâyet etmezdim” ve âyeti okuyor: (Meâlen): “İndirdiğimiz apaçık hükümleri ve doğru yolu, insanlara biz Kitap’ta beyan ettikten sonra gizleyenler (var ya) şüphesiz Allah onlara lânet eder ve bütün lânet edebilenler de onlara lânet eder…” (Bakara, 159-160) Hz. Ebu Zerr el-Gıfarî hazretlerinin (radıyallahu anh) ifâdesi daha çarpıcı: “Allah’a yemin olsun! Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan duyduğum bir kelimeyi terketmem için kılıcı boğazıma dayasanız, siz kesme işini tamamlayıncaya kadar ben onu yine de söylerim.” Ebu Zerr hazretleri (radıyallahu anh) bu sözü kendisi hakkında konuşma yasağı konduğunu hatırlatan bir zata söylemiştir. İbnu Sa’d’dan gelen Hadîsin baş kısmı şöyle: Evzâ’î’nin Mersed’den nakline göre, Mersed şunu anlatmıştır: “Ben Ebu Zerr el-Gıfarî hazretlerinin yanına oturdum, konuşuyorduk. (Ajan olduğu anlaşılan) Bir adam gelerek tepesine ekşiyip: “Emîrül-Mü’minîn fetva vermekten seni men etmedi mi?” dedi. Bunun üzerine Ebu Zerr (radıyallahu anh) (öfkeli bir eda ile) şunu söyledi…” Gerek Ebu Hüreyre ve Ebu Zerr (radıyallahu anhüma)’i kaydettiğimiz şekilde konuşmaya sevkeden şey, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan bildiklerini söylemek, ilimlerini neşretmek hususundaki dersler idi. Zira O, Ashâbına: “Kim bildiği bir ilmi gizlerse kıyâmet günü ağzına ateşten bir gem vurularak getirilir” diyerek bildiklerini söylemelerini tavsiye etmiştir. Bu mânâda başka hadîsler de var. Râvilerinin İbnu Abbâs, Ebu Hüreyre, Ebu Sâd el-Hudrî (radıyallahu anhüm) gibi çok rivâyetle tanınmış (müksir) veya İbnu Mes’ud gibi, yine rivâyeti fazla olan sahâbelerden olması oldukça mânidardır. Bu açıklamalarımızdan şöyle bir neticeye varabiliriz: İdarî sorumluluk altında bulunan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Muâviye (radiyallahu anhüm ecmain) gibi büyükler hadîs rivâyetinde “tahkîk siyâseti” güdüp rastgele herkesin (fasık, bedevî, münâfık, dikkatsiz…) rivâyet cesaretini kırarak hadîslere yabancı unsurların girmesini önlemeye çalışmışlardır. Hafızası zayıf olanlar veya zabt cihetinden kendilerine güvenemeyenler de “tahdid prensibi”ni esas alıp az rivâyet etme yolunu tutmuşlar,iyice emîn olmadıkları, aslına uyup uymamakta şüphe ettikleri mâlumatlarını, hâtıralarını rivâyet etmemişlerdir. Aksine, hâfızası kuvvetli olduğu veya yazdığı için, hadîsleri aslına uygun şekilde koruduğundan emin olanlar da çok rivâyetten çekinmemişlerdir. İlmin gizlenmemesini emreden rivâyetlerin bu sahâbeler tarafından rivâyet edilmesi de mânidardır. Zira Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) prensip olarak her zaman muhatabına en muvafık gelen tavsiyede bulunmuştur. Şurası muhakkak ki, hadîs rivâyetinde Ashab (radıyallahu anhüm)’da müşahede ettiğimiz bu üç çeşit davranışın sübjektif ve ruhî muharriki aynı düşüncededir. Sünnete atfedilen kıymet, sünnet karşısında takınılan titizlik tavrı. *TAHKİKİN MAHİYETİ* Sahabelerden bazılarının, ilk defa işittikleri bir hadîs karşısında, diğer sahâbeye karşı şâhid istemek, yemin ettirmek gibi tavır almaları veya bazan birbirlerini “kizb”le ithamları,üzerinde iyice durulması gereken bir mevzudur. Çünkü bu çeşit tavırlar, muhatabı “ithâm” mânası taşır. Halbuki Ehl-i Sünnet uleması Sahâbe’nin hepsinin âdil olduğuna hükmeder. Burada bir tezâd söz konusu olamaz mı? Bu husus tâ bidâyetten beri müslüman âlimlerin dikkatini çekmiş ve mesele üzerinde açıklama yapma gereğini hissettirmiştir. İmâm Şâfi hazretleri (radıyallahu anh) meseleyi, haber-i vâhid’le amel prensibine bağlı olarak: izah eder. Ona göre, haber-i vâhid’le, yani bir kişinin getirdiği haberle amel edilebilir bu câizdir. Ancak, bâzı mülâhazalarla, haber-i vâhidle amelin cevâzına rağmen, şâhid istenebilir. Ona göre kişiyi, haberi getirenden bir de şâhid istemeye sevkeden mülahaza üçtür: 1- Haber-i vâhid, makbul olsa da, rivâyetin çokluğu, getirilen haberi takviye eder, bu sebeple ihtiyâten şâhit istenir. 2- Muhbiri, yâni haberi getiren kimseyi tanımıyorsa, kişi, haberine güvenebilmek için tanıdıklarından bir şâhid ister, 3- Muhbir, kişi nazarında sözüne güvenilir birisi değildir, sözüne güvenebileceklerinden bir şâhid getirmesini ister. İmam Şafiî bu açıklamasını şöyle tamamlar: “Hz. Ömer’in, Ebu Mûsa el-Eş’arî (radıyallahu anhüma)’ye karşı tutumu birinci şıkka girer, yani ihtiyat için.” Sahâbelerin birbirlerine itirazı, aslında, rivâyet ettiği şeye değil, ondan çıkardığı hükmedir. Meselâ daha önce kaydettik, Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i ateşte pişen bir şeyi yedikten sonra abdest aldığını görünce “ateşte pişenin yenmesi abdesti bozar” hükmüne varmıştır. İbnu Abbas buna itiraz etmiştir. Şu halde İbnu Abbas (radıyallahu anh) burada Hz. Ebu Hüreyre’nin naklettiği vak’ayı reddetmiyor, ondan çıkardığı hükmü reddediyor. Acaba yemek sırasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in abdesti var mıydı? Şurası muhakkak ki, bu çeşit itirazların gerisinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan işitileni kısmen unutma, eksik işitme, yanlış anlama, nâsih hükümden haberi olmama şüpheleri de vardır. Nitekim bu şüphelere hak verdiren birçok vak’a mevcuttur, burada teferruata girmiyeceğiz. Kendisi için “yeni” olan bir hadisi dinleyen Sahâbi, hadîsi rivâyet eden Sahâbî’ye inanmakta ve güvenmekte olmasına rağmen, o konuda daha bir itminan aramaktadır. Tıpkı Hz. İbrahim gibi… Hz. İbrahim (aleyhisselâm), Allah’ın varlığına, birliğine, yaratmasına, ölümden sonra yeniden dirilmeye vs. tam bir imanla inandığı halde “ölülerin dirilişi” husûsunda bir de rü’yet yâni “gözü ile görmek” taleb etmiştir. Cenâb-ı Hak: “Ölüyü dirilttiğime inanmadın mı?” deyince: “İnandım fakat kalbimin tatmin olmasını istedim” meâlinde cevap vermiştir (Bakara, 260). Bizzât Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Biz şüpheye İbrahim’den daha haklıyız” diyerek -Nevevî’nin ifâdesiyle- burada “yakinin ziyâdeleşmesi”ni taleb etmiştir. Alimler, Sahâbelerin birbirlerine karşı tutumunu buna benzetirler: Onlar, meşru olan “yakîn’in ziyâdeleşmesini” ve itminanın kuvvetlenmesini taleb etmişlerdir.”(1) Şu halde, sahâbenin birbirini tenkidinden sahâbelerin cerhedilmesi gereğine delil bulmaya çalışanlar, kalplerindeki bir marazı ortaya koymuş olmaktadırlar. *ASHABDA HADÎS ÖĞRENMEK GAYRETİ* Altının kıymetini sarraf bilir. Hadîsin kıymetini de Ashâb bilmiştir. Ashab, “Biz Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı gördük, feyzimizi aldık” deyip hadîs öğrenmeye karşı kendini müstağni hissetmemiştir. Müslüman nesiller arasında hadîse en çok alaka gösterenlerin ilk nümûnelerine onlarda rastlarız. Bu yolda en büyük gayretler, fedâkarlıklar, yorucu ve uzun seyâhat örnekleri onlardadır. Ashâb’ın ilmiyle meşhur olanlarından İbnu Mes’ûd’u dinleyelim: “Kendisinden başka ilah olmayan Zât-ı Zülcelal’e kasemle söylüyorum: Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın ağzından yetmiş küsur sûreyi kendi kulaklarımla dinleyip öğrendim. Buna rağmen, bilsem ki, bir adam Kitabullah’ı benden daha iyi bilmekte ve bu adamın bulunduğu yere deve ile ulaşmak mümkündür, mutlaka o zâta kadar giderim. “Hadîsin bir başka vechine göre İbnu Mes’ûd Kur’ân hakkındaki ilminin genişliğini şöyle ifâde etmiştir. “İnen hiçbir âyet yoktur ki ben onun ne sebeple inmiş olduğunu bilmiş olmayayım.” Ebu’d-Derda hazretleri (radıyallahu anh) de şöyle der: “Kur’ân’dan bir âyete takılacak olsam, müşkilimi giderecek zât, Birkû’l-Gımâd’da bile olsa mutlaka giderim”(2) Ashab’ın başlıca dört maksadla hadîs peşine düşüp çok zahmetli seyahatlere giriştiğini görmekteyiz: 1- Bilmediği hadîsleri öğrenmek için, 2- Duyduğu hadîsin sıhhatini tahkîk için, 3- Bildiği hadîste düştüğü tereddüdü izâle için, 4- Uluvvü isnâd (yani kulağına gelen bir hadîsi rivâyet edeninden dinlemek) için. *ULUVVÜ İSNAD ARAMAK:* Birçok durumlarda Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in gönderdiği elçiler üzerine, bedevîler Medine’ye adam göndererek tahkik etmişlerdir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e çıkan elçi bedevîler: “Senin gönderdiğin kimseler şöyle şöyle söylediler” diye anlatmışlar. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de: “Evet” diye te’yid etmiş ve davranışlarını ayıplamamıştır. Bu örneklerden hareket eden muhaddis sahâbeler bilâhare, kendilerine yeni bir rivâyet ulaşınca zahmetli seyahatler pahasına bile olsa rivâyet edeni bularak sormuşlardır. Bunun güzel bir örneği Hz. Câbir’den rivâyet edilmiştir. Zira o kulağına gelen tek bir hadîsi kaynağından öğrenmek için bir aylık yolu göze almıştır. Hikâyesini aynen, kendisinden dinleyelim: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın Ashâbından birinin rivâyet ettiği bir hadîs bana ulaştı. Derhal bir deve satın aldım. Yol levâzımını üzerine bağlayıp hadîsi rivâyet edeni bulmak üzere yola çıktım. Tam bir ay yürüdükten sonra Şam’a geldim (3). Rivâyeti yapan meğerse Abdullah İbnu Üneys el-Ensârî (radıyallahu anh) imiş. Evine gittim. Ve “kapıda Câbir seni bekliyor” diye haber saldım. Elçim geri gelip “Yâni, Câbir İbnu Abdillah mı?” diye sordu. “Evet” dedim. Abdullah İbnu Ünevs çıktı ve kucaklaştık. Kendisine: – Bana bir hadîs ulaştı. Onu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan sen dinlemişsin, ben dinlemedim, mezâlimle ilgili bir hadîs (sen veya ben ölüveririz diye korktum) dedim. “Bunun üzerine hadîsi şöylece rivâyet etti: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı dinledim, buyurmuştu ki: “Allah kullarını veya insanları-râvilerden Hemmâm şüpheye düştü ve eliyle Şam’a işaret etti-ayakkabısız, elbisesiz ve (dünyada rastlanan körlük, sağırlık, sakatlık gibi arazlardan sâlim ve) eksiksiz olarak haşredip toplar. Uzakta ve yakında bulunan herkesin işiteceği bir sesle nida eder: “Ben hükmeden kahhâr olan melikim. Cennet ehlinden hiç kimsenin -cehennemlik bile olsa- kendisinden taleb ettiği tek tokatlık bir zulmü kaldıkça cennete girmesi câiz değildir. Kezâ cehennem ehlinden hiç kimsenin, cennetlik birinin kendisinden talep ettiği -tek tokatlık bile olsa- bir zulmü kaldığı müddetçe cehenneme girmesi câiz değildir.” Abdullah der ki: “Biz, bu nasıl olur, zâten Allah’u Zü’l-Celâl Hazretlerine ayakkabısız, elbisesiz ve sünnet edilmemiş vaziyette (anadan doğduğumuz gibi, hiçbir şeysiz) geleceğiz? diye sorduk da bize: “İyilikler ve kötülüklerle” diye cevap verdi.”(4) Hadîs öğrenme hususunda, gösterilen gayrete en iyi örneklerden biri İbnu Abbâs (radıyallahu anhüma)’dır. Zira, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın vefatında yaşı küçük olan İbnu Abbas (radıyallahu anhüma), kendisini müksirun (çok hadîs rivâyet edenler) arasına dâhil edecek miktara ulaşan rivâyetlerini, çoğunlukla, hadîs bilen Sahâbeleri tâkib etmek suretiyle öğrenmiştir. Kendisinden kaydedeceğimiz şu sözleri, bir hadîs kulağına gelince, bu şekliyle yetinmeyip, ilk râvisini bulmaya ehemmiyet verdiğini gösterir: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in Ashab’ından birinin rivâyet ettiği bir hadîs bana ulaşınca, dilediğim takdirde, kendisine bir adam göndererek yanıma çağırıp, onu dinleyebilirdim(5). Fakat böyle yapmıyor ben onun ayağına gidiyor, çıkıp hadîsi anlatıncaya kadar kapısında bekliyordum.” Tereddüdü izale için yapılan seyahatle ilgili en güzel örneği, Ebu Eyyub el-Ensarî Hazretleri’nden kaydederek tek bir hadîs için Kuzey Afrika’ya gittiğini belirttik. ______________ 1) İlimde kesinlik (yakin) derecelidir. İslâm âlimleri, bizzât âyet ve hadîslere dayanarak kesin ilmin üç mertebe üzere olduğunu belirtirler:1 – İlme’l-yâkin: Uzakta bir duman görünce orada ateşin varlığına hükmederiz. Zira dumanın ateşten çıktığı hususunda şaşmaz ilmimiz (yakin) var.2- Ayne’l-yakîn: Gözle görerek elde ettiğimiz ilim. Bu, ilmi yakin’den daha üstündür. Dumanın çıktığı yere varıp, ateşi bizzat görmemiz, burada ateş var, görüyorum dememiz gibi.3- Hakka’l-yakîn: İlmin en üstün derecesidir, O hakikati bizzat idraktır. Dumanın çıktığı yerde ateşe elimizi vurarak, yakarak onun ateş olduğunu idrakimiz gibi. Şu halde, Hz. İbrahim örneğinde gaybi hakikatlere imânımızın üst mertebelere çıkmasını istemek meşru olduğu gibi. Hz. Ömer örneğinde de hadise, haber-i vâhite itminanımızın artmasını istemek, bu maksadla araştırma yapmak meşrudur, hakkımızdır. 2) Birku’l-Ğımâd, Mekke’ye, deniz cihetinden, beş gece mesâfede veya Yemen’de bir yer adı. 3) Hadisin Hatibu’l-Bağdadi tarafından er-Rıhle’de kaydedilen veçhinde Câbir’in seyahati Mısır’adır. Hadisi sorduğu kimsenin adı belli değildir. Rivâyetin muhtevası da farklıdır. İki ayrı seyâhat de olabilir. 4) Yani hesaplaşma, kişilerin sevapları ve günahlarıyla yapılır. Zâlimin sevabından alınıp malı ona verilir. Zâlimin sevâbı yoksa öbürünün günâhından alınıp berikine (zâlime) yüklenir. Böylece zâlimin cezası artırılır. 5) İbnu Abbas (radıyallahu anhüma)’ın hayatını anlatırken belirteceğimiz üzere, Hz. Peygamber (aleyhissaltu vesselam)’in yeğeni olması sebebiyle, büyük bir itibar ve saygıya mazhardı. Herkes ona gelmek isterdi.

DİNİ KİRLETENLERE DİKKAT EDİNİZ!
Çağımızda dini kirletenlerin ve din üzerine oyun kuranların çoğaldığını ibretle görüyoruz. Bu oyunları birkaç madde halinde hatırlatmak istiyoruz. Dikkat etmemiz lazım. Çünkü dini kirletenler ve tahrif edenler bunu yaparken sureti hakikatten görünüp -dine hizmet ediyormuş gibi görünüp- din kisvesi altında bunu yapmaktadırlar. Elbette ki, ben dini bozacağım diye ortaya çıkmayacaktır.
Çünkü eğer böyle deselerdi siz hemen onları tanırdınız. Onları bozuk ruh halleriyle baş başa bırakırdınız.

1- Bize Kuran-ı Kerim yeter. Hadislere gerek yoktur diyerek bütün hadisleri inkâr edenlere dikkat ediniz. Onlar aslında Hz.Peygamber’siz (s.a.v.) ve ibadetsiz bir İslam’ın peşindeler. Bunu açıkça diyemedikleri için böyle bir yol deniyorlardır. Takiyye yapıyorlardır. Onların son hedefi peygambersiz bir İslam’dır. Biz Hz. Peygamber’in olmadığı bir din dayatmasını küfürle eşit sayıyoruz.
Biz hadislerin sahih -doğru- olanını uydurma olanından ayırırız.

2- Şefaat yoktur diyorlar. Bununla; Hz. Peygamber’in (s.a.v.), namazın, Kuran’ın, meleklerin ahiretteki şefaatini inkâr ediyorlar.
Bunu yaparken de; “putlar ahirette bizim şefaatçimiz olacak” diyen müşrikler hakkında inen ayetleri müminler hakkında inmiş gibi gösteriyorlar. Ayetlerin iniş sebebini tahrif ediyorlar. Kuran’ın anlamını bozuyorlar.

3- Kabir azabı yoktur diyorlar. Böylece hem bazı ayetleri ve hem de bu konuda söylenmiş yüzlerce hadisi yok sayıyorlar.

4- Ahiretteki; sırat köprüsü, terazi, Kevser havuzu gibi durakları inkâr ediyorlar.
Bu husustaki bazı ayetlerin işaretini ve hadisleri yok sayıyorlar.

5- Ehli beyt-i sevdiklerini iddia ederek, onların şanlı isimlerini istismar ederek Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer gibi büyük sahabelere saldırmak için yol arıyorlar. Bizler biliyoruz ki Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman gibi yeryüzünün yıldızları, birbirlerine kardeşten öte bir sevda ile bağlıydılar. Biri diğerinin sağ kolu, yardımcısı ve dostu olarak yaşadı. Allah tümünden razı olsun. Sahabeye saldıranların bid’at ve hurafe ehli olduklarını alimler deklare etmişlerdir.

6- Tasavvufu bid’at olarak nitelendirip inkâr ediyorlar. Biz biliyoruz ki doğru uygulandığında, hurafe ve bid’atten uzak olarak anlaşıldığında tasavvuf; Efendimiz’in (s.a.v.) yaşadığı temiz ahlakı yaşamaya davettir. Bu, davetin bir yöntemidir. Bizler; sahtekâr ve şarlatan olanları ile gerçekten Allah’a hizmetkâr olan iddiasız, istismarsız gerçek davetçileri, mürşitleri birbirinden ayırıyoruz. Tasavvufa saygılıyız. Tasavvufu istismar edenlerle gerçek tasavvuf erbabını birbirlerinden ayırıyoruz.

7- İslam’ı anlatırken sanki Yüce Allah’tan daha merhametliymişler gibi bir role soyunup, cehennemi yok sayıyorlar. Bizler; cenneti de, cehennemi de Yüce Allah’ın yarattığına inanıyoruz. Elbette ikisini de hak edenler vardır. Ve bizler cennete talip olmaya çalışıyoruz.

8- Dinin eksenini; Kuran’dan, Hz. Peygamber’den (s.a.v.) başka tarafa çevirip namazsız, ibadetsiz, cezasız, mükâfatsız, sorumsuz bir din kurmaya çalışıyorlar. Bunun için ayetleri kendilerine evirip çeviriyorlar.

9- Yüce Rabbimizin Kuran-ı Kerim’de belirtilmiş vasıflarını yok sayıp Yüce Allah’a “Allah baba” diyerek tevhid anlayışını bozuyorlar.

10- Mezhep imamları olan; İmam Ebu Hanife (İmamı Azam), İmam Şafii, İmamı Malik ve İmam Ahmed gibi büyük alimleri yok sayıp, tenkit edip kendi hezeyanlarını onların önüne almaya çabalıyorlar.
Sizler bu tür insanları elbette biliyorsunuz.
Bizim için onların ismi cismi değil, ne yaptıkları önemlidir. Rabbim bizleri saadet dönemindeki -Hz. Peygamber dönemindeki doğru çizgiden ayırmasın… Nihat Hatipoğlu
Resulullaha İtaat Etmeyi Allah Emrediyor
“O, nefis arzusu ile konuşmaz.”(Necm/3)
“44, 45. Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı mutlaka onu kudretimizle yakalardık.
46. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.
47. Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı. ” (Hak’ka)
“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (9 Tövbe/ 29)

“Ey iman edenler! Allah’tan sakının dürüst söz söyleyin de Allah işlerinizi kendinize yararlı kılsın ve günahlarınızı size bağışlasın. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (33 Ahzab/70-71)

“Rasul size neyi verirse onu alın.. Sizi nehyettiği şeyden de sakının.” (59 Haşr/7)

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; parçalanmayın.” (3 Al-i İmran/103)
“Allah ve Rasulüne itaat edin birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da gücünüz gider.” (8 Enfal/46)

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten iman ediyorsanız- onu Allah’a ve Rasulü’ne götürün; bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha iyidir.” (4 Nisa/59)

“Hayır Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (4 Nisa/65)

“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider.” (49 Hucurat/2)

“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (4 Nisa/115)

“De ki: “İşte bu benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah’ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.” (12 Yusuf/108)

“(İslam dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya işte Allah onlardan razı olmuştur onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara içinde ebedi kalacakları zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (9 Tevbe/100)

“Bu sebeple onun emrine aykırı davrananlar başlarına bir fitne gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (24 Nur/63)

Elbette ki tasavvufta, cemaatlerde, tarikatlerde hatalar var, şirk içinde de olabilirler. Onlara küfretmek, hakaret etmek, kime ne kazandırır? Onlar için “Allah hidayete erdirsin” diye dua etmek, delillerle tezlerini çürütmeye çalışmak daha doğru olmaz mı? Şirk kokan uygulamalara, açıklamalara tepki göstereyim derken, kimi örnek alacağız? Şia tandanslı ekolleri mi, İbn Telmiye’yi mi, İngiliz ajanı Cemaleddid Afgani’yi mi, Vehhabileri mi,  Haricileri mi?  Şefaati, kaza ve kaderi, kabir azabını, cennet  ve cehennemi inkâr edenleri mi ?

…..sizi hiçbir alim hakkında gelişi güzel konuşmamanız, hiç kimse hakkında onu yakından tanımadan suizanda bulunmamanız konusunda uyarıyorum. Mü’minin mü’mine suizannı haramdır diyor efendimiz. Hele o m’ümin bir alim olursa… Alimlerin eti zehirlidir. Yiyeni iflah etmez. Mustafa İslâmoğlu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s